3/1/2008 22:33

Taşıt Tutması Nasıl Oluyor?

Taşıt Tutması Nasıl Oluyor?

 

Ne kadar hızla ve ne kadar uzak mesafeye gitmelerine bağlı olmadan, insanlar hareket halindeki vasıtaların içinde mide bulandırıcı bir rahatsızlık hissederler.
Dış kulağımızın görevi işitmeyi sağlamaktır ama iç kulağımız dengemizden sorumludur. Hareket halinde olduğumuzda, iç kulağımızın içindeki sıvı çalkalanır ve sinir sistemimiz vasıtası ile beynimize sinyal gider. Eğer arabanın içinde bir şey okuyorsanız veya arabanın içinde bir şeye bakıyorsanız, gözlerden beyine hareket halinde olmadığınız sinyali gider ama iç kulaklarınızdan giden sinyal farklıdır. O, vücudunuzdaki sarsıntıdan dolayı hareket halinde olduğunuzu bildirir. Bu iki sinyal arasındaki fark, halk arasında 'araba tutması' diye adlandırılan, mide bulandırıcı etkiyi yaratır.
Aslında dalgalı denizde seyreden bir gemideki insanı deniz tutması ne ise hareket halindeki bir arabanın içindeki insanı taşıt tutması da aynı şeydir. Denizdeki hareket tam anlamı ile üç boyutlu olduğundan etkisi daha fazladır. Baş ağrısı, baş dönmesi, nabızdaki artış ve mide bölgesindeki baskı hissi ile kusma ihtiyacı en belirgin özelliklerdir. Bunlara ilaveten deniz tutmasında, bulantıdan önce stres hormonları da salgılanmaya başladıklarından rahatsızlık ve panik hissi iyice kuvvetlenmektedir.
Arabada iken gözlerinizle, bir uzağa, bir yakına bakarsanız, bu taşıt tutma probleminize yardımcı olabilir. Bu nedenledir ki, arabayı kullananlarda taşıt tutması olayı görülmez. Çünkü araba, kullananın kontrolü altındadır. Sürücü arabanın ne zaman duracağını veya hızlanacağını, ne yöne dönüleceğini bilmektedir. Taşıt tutması gençlerde daha çok görülür, çünkü yaşlandıkça ve çok seyahat ettikçe, iç kulağın hareketlere karşı hassasiyeti azalır.

 

Bir görüşe göre, taşıt tutmasındaki denge bozukluğu, bulanık görme gibi belirtilerde beyine gönderilen sinyaller, zehirlenince beyine yollanan sinyallerle aynı. Bu nedenle de beyin mideye kusma ve içindeki zehiri boşaltma emrini veriyor.
Taşıt tutmasına karşı önerilerimiz şöyle: Kitap okumayın, zihniniz başka şeylerle meşgul olsun. Olay aslında beyinde oluştuğundan, onu başka bir şeyle meşgul edin. Zihinsel veya kelime oyunları oynayın. Mide bozucu şeyler yemeyin, çok gerekirse bunun için üretilmiş ilaçları, kulak arkasına yapıştırılan bantları kullanın.

Çinli doktorlar yüzyıllardır taşıt tutmasına karşı akapuntur tedavisi uyguluyorlar. Bu uygulamadan siyah ve beyaz ırktan insanların yüzde 50-60'ı etkilendiği halde Asyalıların hemen hepsi etkileniyor. Bu farkın da sinir sistemindeki bir genetik temele dayandığı sanılıyor.

(yok Yorum yapılmış) Yorum yaz! Baglanti

Patlamış Mısır Nasıl Patlıyor?

 

Patlamış mısırın hikayesi beş bin yıl evveline, Amerika kıtasına kadar uzanıyor. Amerika yerlileri gıda için kullanılacak mısır ile içi daha sulu olan patlayabilir mısırların arasındaki farkı biliyorlardı.
Kolomb kıtaya ayak bastığında yerlilerin mısır kültürünü gördü, ama asıl ilgi 1510'lu yıllarda Güney Amerika'da terör estiren Hernanda Cortes'in Aztek'lerin dini ayinlerde ipe dizilmiş patlamış mısırları yediklerini görmesi ile başladı. Üstelik yerliler mısırı bir çeşit şişe geçirerek, tekrar tekrar ısıtarak veya kızgın kuma gömerek değişik şekillerde patlatarak yiyorlardı.
Amerika kıtasının keşfinden sonra Avrupa'ya getirilen ürünlerin içinde en ünlüleri patlamış mısır ve tütündü. Birincisine çok fazla yağ ve tuz ilave etmezseniz, kesinlikle ikincisinden daha sağlıklıdır. Ancak tüm mısır taneleri patlamaz. Patlayan mısırın gizemini yaratan iki faktör vardır: Mısır tanesinin içinin çok güzel bir ısı geçiş özelliği ve müthiş bir mekanik mukavemete, yani sağlamlığa sahip kabuğu.
Mısıra dikkatli bakıldığında, etrafında kalın ve su geçirmez bir kabuk olduğu görülür. Bunun altında iki tabaka daha vardır. Tanenin bu iç kısımlarındaki moleküllerin sıralanış biçimi, normal mısır tanelerine göre daha düzenlidir. Bu sayede ısı normal tanelere oranla neredeyse iki misli hızla içine yayılabilir.

 

 Kalın kabuk ısıtıldığında, tanenin içi de süratle ısınır ve içindeki su, basınçlı bir su buharı oluşturur. Isınma süresince gittikçe artan bu basınç, sonunda kalın kabuğun adeta infilak ederek yırtılmasına yol açar. Tane ilk boyutundan yaklaşık 30 misli büyür, içi dışına gelir, yani tanenin içindeki yumuşak kısım dışarı çıkarak yenilebilir kısmı oluşturur. Bu özelliği tabiatta başka hiçbir şeyde göremezsiniz. Belki biraz ekmeğin oluşumunu buna benzetebiliriz.
Bir mısır tanesinin ideal bir şekilde patlayabilmesi için, içinde en az yüzde 14 oranında su olması gerekir. Bunun altındaki oranlarda yine patlar ama kısmen açılır, istenen sonuç alınamaz. Mısırın içersindeki su oranını artırmak için, kapalı bir ortamda üzerine su serpiştirilmesi ve beklemeye bırakılmasının faydalı olacağı söylenir ama bu işlem mısırın içindeki su oranını en fazla yüzde l arttırır. Bir mısırı iğneyle delerseniz, bir fırında veya güneş altında bekletirseniz, 150 derecenin altında ısıtırsanız, yukarıda bahsedilen suyun buharlaşması, basınç ve infilakın hiçbiri gerçekleşmez.

(yok Yorum yapılmış) Yorum yaz! Baglanti
3/1/2008 22:31

Yeryüzünün EN Leri

Yeryüzünün EN Leri

 

-En geniş ülke 17 075 200 Km2 ile Rusya'dır.
-En küçük ülke 0,44 Km2 ile Vatikan'dır.
-En zengin 3 ülke Kanada, Norveç,ABD'dir.
-En fakir 3 ülke Sierra Leone, Nijer, Etiyopya'dır.
-En çok ülke ile sınır komşusu olan ülke 15 ülke ile Çin'dir.
-En uzun ve kesintisiz sınır ABD-Kanada arasındadır
-En kalabalık şehir, Japonya'nın Tokyo şehridir.26,5 milyon
-En yüksek yerleşim birimi deniz seviyesinden 5 0902 m. yukarıda olan Çin'in Wenzhuang'dır.

-En alçak yerleşim yeri deniz seviyesinin 54 m. altında olan ABD Californiya eyaletine bağlı Calipatria şehridir.

-En kuzeydeki yerleşim yeri 82,5 derece ile Kanada'nın Alert şehridir.
-En güneydeki yerleşim birimi 55 derece ile güneyde olan Şili'nin Puerto Williams şehridir.
-En ıssız yer Güney Antartik'te Tristan da Cunha adasında, hiç insan yoktur.
-En çok dil konuşulan ülke Papua Yeni Gine'dir. 689 dil ve lehçe.
-En büyük dalga Alaska'nın Liyuya Körfezinde 9.07.1958 de 524 m. olmuştur.
-Okyanusta en derin yer Mariana adalarının doğusunda 10 923 m. ile Challenger çukurudur.

-En büyük çöl Orta-Kuzey Afrika'da 9.065.000 km2 ile Büyük Sahra Çölüdür.
-En büyük ada Grönland'dır. Yüzölçümü 2.166.086 km2 dir.
-En büyük kıta Asya Kıtasıdır. Yüzölçümü 44.936.000 km2 dir.
-En büyük göl Hazar Gölü'dür. 424.200 km2 dir.
-En yüksek dağ Nepal'de bulunan 8.850 m. ile Everest dağıdır.
-En yüksek şelale Venezuella'da bulunan 979 m. Angel Şelalesidir.
-En uzun nehir 6.656 km. ile Nil Nehridir.
-En yüksek baraj Tacikistan'da Vakhsh nehri üzerinde bulunan 300 m. yükseklikteki Nurek Barajıdır.

-En büyük yanardağ patlaması 130 yılında Yeni Zelanda Nort Island'da Taupo patlamasında 20.000 kişi kaybolmuştur.
-En yağışlı yer Hindistan'da Cherropunji şehri olup yıllık ortalama 1270 cm3 yağmur düşmektedir.

-En kuru yer Şili'de Arica ve Antofagas arasındaki bölge olup ortalama 0.1 mm3 yağmur düşmektedir.

-En uzun asma köprü 5 Nisan 1998 de Japonya'da açılan 3.911 m. Akashi-Kaikyo'dur.

-En uzun demiryolu tüneli Japonya'da 53.9km olan Seikan Tüneli'dir.
-En sıcak yer Libya'da 58 derece ile El-Aziziyah'dır.
-En soğuk yer -89 derece ile Antartikadır.
-En şiddetli deprem 22.05.1960 da Şili'de gerşekleşmiştir. 9.5 şiddetinde

(yok Yorum yapılmış) Yorum yaz! Baglanti
3/1/2008 22:30

Vurgun Yemek Nasıl Olur

Vurgun Yemek Nasıl Olur

 

İnsanlar yüzyıllardır su altına sadece zevk veya merak için değil, inci, mercan, sünger gibi şeyleri çıkarıp, geçimlerini sağlamak için de dalmışlardır.

Deniz seviyesinde hava basıncı l atmosferdir. İnsan vücudunun solunum ve dolaşım sistemi bu basınca ayarlıdır. Ancak suyun içinde, derine gittikçe, her 10 metrede basınç l atmosfer daha artar. 30 metre derinlikte su basıncı 3 atmosferdir, yani bu derinlikte vücudumuzun her santimetrekaresine suyun yaptığı basınç, yüzeye oranla üç mislidir.

Hiçbir gereç kullanmadan, 30 metre derinliğe inildiğinde, akciğer kapasitesi dörtte birine düşer, kan basıncı artar, vücut ısısı düştüğünden kalbin atış hızı artar, bilinç bulanıklığı başlar. Bu nedenle yardımcı gereç kullanmadan 30 metrenin altına inmek tehlikelidir.

 

 Ancak tüple dalışın da kendine özgü sorunları vardır. Derinde dış basıncın yüksek olmasından dolayı tüpten solunan havanın içindeki oksijen, azot gibi gazlar, dokulara daha küçülmüş bir hacimle dağılırlar.

Eğer su yüzeyine süratle çıkılırsa, basıncın azalmasıyla bu gazlar da süratle genleşir. Oksijen dokularda kullanıldığından sorun yaratmaz, ama Özellikle azot gazı damarlarda süratle genleşerek, damar tıkanıklığı, akciğer yırtılması ve hatta felç gibi önemli vücut hasarlarına yol açar.

Bu şekilde vurgun yiyenler, süratle basınç odalarına alınırlar. Burada tekrar vurgun yediği derinlikteki basınç verilir ve dengeli olarak azaltılır. Bir başka önlem de vurgun yiyeni, aynı derinliğe tekrar indirmektir.

Vurgun yememek için yüzeye yavaş çıkmalı, hatta belirli derinliklerde beklenmelidir. İdeal çıkış hızı dakikada 20 metre olup, pratikte eğitmenler bunu dalgıç adaylarına 'yüzeye gelen en küçük bir hava kabarcığından daha hızlı çıkma' şeklinde öğretirler.

(yok Yorum yapılmış) Yorum yaz! Baglanti
3/1/2008 22:30

Lİmon neden ekşidir?

Limon Neden Ekşidir

 

Bu soru 'limonun ekşi olmasına yol açan nedir' şeklinde sorulsaydı cevabı basitti, 'içindeki asit oranı.' Ekşiliğin asit oranının yüksekliğinden kaynaklandığı kabul edilir ama ikisi arasındaki bağ bu kadar basit değildir. Değişik asitler farklı tatlardadırlar. Ekşilik asidin miktarı ve çeşidinin yanı sıra gıdanın diğer bileşenleri özellikle şekerlerin varlığı ile de ilgilidir.

'Limonun tadı niçin ekşidir' sorusunun cevabı ise tam belli değildir. Tabiat kurallarına göre limonun ekşi olmaması gerekiyor. Limon parlak renkli, hoş kokulu bir meyvedir. Meyve ise bitkide tohumlan  taşıyan organdır. Genellikle tatlı, sulu ve etli olur. Meyvelerin en temel görevlerinden biri tohumların olabildiğince uzak bir alana yayılmalarını sağlamaktır. Böylece tohumların ana bitkinin dibine düşerek onun besinini bölüşmesi ve burada çimlenen fidelerin sıkışık biçimde büyümeleri önlenmiş olur.

Bazı meyve türlerinde tohumlar paraşüte benzeyen tüy demetlerinin yardımıyla uçarak bitkiden uzaklaşırlar. Bazı kuru meyveler kendiliklerinden yarılıp açılırlar ve bitki rüzgarda sallandıkça tohumlan çevreye saçılırlar. Bazıları ise birdenbire patlayarak tohumlarını hızla çevreye fırlatırlar. Doğadaki meyvelerin çoğunluğunda ise tohumlar başta kuşlar olmak üzere çeşitli hayvanlar tarafından çevreye yayılırlar.

Meyveler parlak renkleri, hoş kokuları ve tatları ile hayvanların dikkatlerini çekerler. Hayvanlar, yedikleri meyvelerin etlerini sindirip sert çekirdeklerini yani tohumlarını dışkılarıyla kilometrelerce öteye atarlar. Böylece tohumların çok uzaklara yayılmalarına aracı olurlar.

Limon meyvesinin etli içi o kadar ekşidir ki, insanlar tarafından doğrudan yenmez, daha çok sıkılarak yemeklere, salatalara, içkilere katılır. Öyleyse limonu diğer meyvelerden ayıran nedir? Niçin tadı, hayvanların ilgisini çeksin, tohumları dağılabilsin diye tatlı değildir?

Aslında limonun ekşi tadından hoşlanan başta maymunlar olmak üzere birçok hayvan vardır. Bunların gerçekten ekşi tattan hoşlandıkları için mi limon yedikleri yoksa vücutlarındaki C vitamini dengesini sağlamak için içgüdüsel olarak mı böyle davrandıkları tam bilinmemektedir.

Anayurdunun Hindistan'ın kuzeybatı kesimleri olduğu sanılan limon ağaçları yüzyıllardır Güney Asya'da ve Anadolu'da yetiştirilmektedir. 12. yüzyılda Araplar tarafından İspanya'ya götürülmüş ve oradan tüm Avrupa'ya yayılmıştır. Turunçgillerin en önemli özelliği eski çağlardan beri insanlar tarafından bilinçli olarak yetiştirilmeleridir.

Turunçgiller ailesinin fertlerini yani limon, portakal, turunç ve greyfurtu ticari olarak sınıflandırmak oldukça kolaysa da türlerin bitki bilimi açısından ayırt edilmesi son derecede güçtür, çünkü günümüzde birbirlerinden kolaylıkla ayırt edilebilen turunçgiller fertlerinin yüzyıllar boyu melezlenerek nasıl oluştuklarını, hele tabiattaki ilk hallerini kestirmek zordur.

Limon ağaçlan hala üstün nitelikli ağaçlardan alınan sürgünlerin dayanıklı anaçlarla çapraz şekilde aşılanmaları yolu ile çoğaltılırlar. Bu iş için de anaç olarak genellikle tadı ekşi ve acı olan turunç ağaçlan seçilir.

Görünen odur ki, limona ekşilik tabiat tarafından verilmemiştir. Muhtemelen ilk limonlar tatlıydı. Tohumlarının saçılması için artık hayvanlara ihtiyacı kalmayan limon, insanlar tarafından sürekli aşılanarak istenilen özelliği kazanması sağlandı ve ekşi hale getirildi.

(yok Yorum yapılmış) Yorum yaz! Baglanti
3/1/2008 22:29

Yılbaşı Ağacı Adeti

Yılbaşı Ağacı Adeti

 

Yılbaşı günlerinde, evin bir köşesinde, minik bir çam ağacı bulundurmak ve onu süslemek adetinin kökeninin Almanya olduğu ileri sürülür. Almanların 'cennet ağacı' adını verdikleri ve Adem ile Havva'nın gizemli hikayesine dayanarak üzerini elmalarla donattıkları ağaç köknardı.

15. yüzyıldan sonra bu ağaçlara sadece meyve değil ekmek, bisküvi gibi yiyecekler de asılmaya başlanmış, Protestanlığın yayılması ile birlikte bunlara yanan mumlar da eklenmiştir. Adet Avrupa'ya yayılırken aynı zamanda göçmenler tarafından Amerika'ya da taşınmıştır.

 

 Aslında ağaçların ruhani törenlerde önemli bir sembol olarak yer alması adeti çok eskilere, Hıristiyanlık öncesi zamanlara, hatta putlara ve doğaya tapınıldığı zamanlardaki Mısır ve Çin uygarlıklarına kadar uzanır. O devirlerde doğanın yeşilliği ve ağaçlar sonsuz hayatın sembolleriydiler.

Benzer şekilde Kuzey Avrupa ülkelerinde de yine Hıristiyanlıktan çok daha önceki zamanlarda ağaçlar ruhani bakımdan kutsal kabul ediliyorlardı. Kuzey Avrupa'da kış aylarında sadece bir kaç saat süren gündüzler 21 Aralık'tan itibaren uzamaya başlarlar. Uzun karanlık günlerin bittiğinin, gittikçe daha aydınlık günlerin geleceğinin müjdesi olan Aralık ayının bu günleri de törenlerle karşılanırdı.

Bu adet Avrupa'da güneye indikçe değişerek yayıldı. Romalılar zamanında takvimin başlangıcının, dünyanın yaratıldığı ay olduğuna inanılan ve tabiatın canlanmasının müjdecisi olan Mart ayından Ocak ayına kaydırılması ile kutlanacak tarihler konusunda kafalar iyice karıştı.

Zamanla Kuzey Avrupa ülkelerinin 'karanlığın bitişi' ayin ve kutlamaları, Hıristiyan dünyasınca Hz. İsa'nın doğum günü kabul edilerek -ki bu kesin değildir- Noel kutlamalarına dönüştürüldü.

Bu arada ağaçlar, özellikle çam ağaçları bu kutlamanın simgesi olmaya devam ettiler. Her ne kadar yılbaşı günlerinde bir çam ağacının süslenmesi tüm dünyada adet olduysa da bu günün dini bakımdan bir özelliği yoktur. Dünyanın Güneş etrafındaki bir turunu tamamladığı coğrafi bir konumdur.

Uygarlık ve teknolojinin ilerlemesi ile çam ağacı üzerindeki mumların yerlerini yanıp sönen minik renkli ampuller, elma, ekmek ve bisküvinin yerini rengarenk süsler aldı. Günümüz insanı ağaçlara tapmamasına rağmen onların kıymetini daha iyi biliyor. Bir kaç günlük eğlence için çam ağaçlarını kesmiyor, plastik taklitlerini kullanıyor.

(yok Yorum yapılmış) Yorum yaz! Baglanti
3/1/2008 22:27

Saati Neden Sol Kola Takarız

Saati Neden Sol Kola Takarız

 

Özel bir durum veya farklı olmak düşüncesi yoksa insanların çoğunluğu saatlerini sol bileklerine takarlar. İlk anda insanların çoğunun sağ ellerini kullanmaları, bu kolun daha hareketli olması dolayısıyla saatin bir yerlere çarpıp zarar görme olasılığının da daha yüksek olması nedeniyle sol bileğe takılmasının tercih edildiği düşünülebilir.

Bu düşünce şüphesiz doğrudur. Sağ ellerini kullanan insanların, sağ kol düğmelerini iliklerken ne kadar zorlandıkları malumdur. Peki sol ellerini daha çok kullanan solaklar da niçin saatlerini yine sol bileklerine takıyorlar?

 

 Saatin ilk kullanılma yıllarında insanlar çoğunlukla cep saati kullanıyorlardı. Bu saatlerin kurma düğmesi sağda '3' rakamının yanındaydı. Sık sık kurulması gereken bu saatleri cepten çıkartıp sol elle kurmak (hangi el daha baskın olursa olsun) çok zordu. İnsanlar bu saatleri zaten yeleklerinin sol tarafında bulunan ceplerinden sol elleri ile çıkarıp bakmaya ve sağ elleri ile kurmaya alıştılar.

Daha sonra kol saatleri de yaygınlaşıp kurma yerleri yine '3' rakamının yanında olunca bunlar da sol kola takılır oldu. Zaten sağ ellerini kullananlar bu elleri meşgulken ister cep ister kol saati olsun saate sol kollarım kullanarak bakmayı tercih ediyorlardı.

Her iki taraf da durumdan memnun olduklarından, saat üreticilerine kurma yeri solda olan bir saat üretmeleri için piyasadan bir talep hiç bir zaman gelmedi. Artık pilli, güneş enerjili veya hareketle kendi kendine kurulan saatler kullanılıyor ve kurmalı saatler neredeyse tarihe karıştıysa da insanlar saatlerini sol bileklerine takmaya devam ediyorlar.

(yok Yorum yapılmış) Yorum yaz! Baglanti
3/1/2008 22:26

S.O.S.'in Anlamı

S.O.S.'in Anlamı

 

Çok kişi S.O.S.'in gemimizi kurtar (Save Our Ship), ruhumuzu kurtar (Save Our Soul) veya diğer sinyalleri durdur (Stop Other Signals) kelimelerinin baş harflerinden oluştuğunu sanır. Bu bilgiler tamamıyla yanlış olup S.O.S. harfleri hiç bir kelimenin baş harfinden oluşturulmamıştır.

 

Tamamen telgraf zamanından kalmadır ve gemilerde de yakın zamana kadar telsiz telgraf kullanılıyordu. Bilindiği gibi telgrafta mors alfabesi denilen sistemde her harf, nokta ve çizgilerin değişik kombinasyonundan oluşuyor. Bu sinyali gönderen maniple denilen alete tek dokunuşta karşıya nokta yani 'bip', biraz daha uzunca basınca 'dııııt' sinyali gidiyordu. Gönderenler de, alanlar da mors alfabesini ezbere bildiklerinden bu 'bip' ve 'dııııt'larda hangi harfler olduğunu çözüyor ve normal yazıya dönüştürüyorlardı.

İmdat çağrısının çok kolay akılda tutulabilmesi için 1908'de üç çizgi, üç nokta, üç çizgi olan S.O.S. seçildi. Yani telsizde 'dııııt, dııııt, dııııt, bip, bip, bip, dııııt, dııııt, dııııt' sinyali aldığınızda hemen acil yardıma ihtiyacı olan biri olduğunu anlıyordunuz.

Filmlerde görmüşsünüzdür. Gemiler, özellikle uçaklar, tehlikeli bir durumda yardıma ihtiyaçları olduğunda 'mayday' (meydey) çağrısı yaparak durumlarını bildirirler. Bu kelime Fransızca'da bana yardım et anlamındaki m'aidez kelimesinden türetilmiştir.

Hiç dikkat ettiniz mi, filmlerde telsizle konuşan her kişinin ismi hep 'Roger' (rocır) dır. Halbuki 'roger' telsiz konuşmalarında 'anladım' anlamında kullanılır ve her iki taraf da cümlenin başında ve sonunda bu kelimeyi kullanırlar. Filmleri tercüme edenler ise bu kelimeyi bir erkek ismi sandıklarından, herkes birbirine 'Roger' diye ismen hitap ediyormuş gibi çevirirler.

Nasıl bizde telefonda harfleri söylemek için Ankara'nın 'A'sı, Bursa'nın 'B'si denilirse Roger kelimesi de İngilizce'de 'R' harfinin tanımı için kullanılır, yani Roger'in 'R'si denilir. R harfi ise mors alfabesinde başlangıçta 'anlama'nın kodu idi. Sonra konuşmalı iletişime geçilince 'Roger' olarak kullanılmaya başlanıldı. Filmleri tercüme edenlerin ABD bahriyesinde nasıl oluyor da bu kadar Roger bir araya geliyor diye uyanmamaları gerçekten ilginç!

(yok Yorum yapılmış) Yorum yaz! Baglanti

Bir deliktir gidiyor: Ozon tabakası

Bir deliktir gidiyor: Ozon tabakası

Ozon tabakası… Konu hakkında hiçbir şey bilmeyen birinden bile "o deodorantı fazla sıkma, ozon tabakasını deleceksin" cümlesini işitmiş olma ihtimaliniz yüksek. "Nasıl deliyormuşum bir anlatır mısın, hem nedir ozon tabakası tam olarak?" diye sorsanız tatmin edici bir cevap alamayacağınız ise kesin. Peki siz ne kadar hakimsiniz bu konuya? Gündemden hiçbir zaman düşmeyen ozon tabakası gerçeğini tanımakta fayda var diyenler buraya…

 

Ozon ve ozon tabakası nedir?

 

Ozon tabakası, güneşten yeryüzüne ulaşan zararlı ultraviyole yani morötesi ışınlara karşı yerküreyi koruyan bir tabakadır. Bir nevi koruyucu kalkan yani. Atmosferde yer alan bu koruyucu kalkanı tahrip ederek güneşten ihtiyacımız olduğundan fazla ışın alma konusunda dünyalılar olarak elbirliği etmiş olduğumuz için konu, gündemdeki yerini her daim koruyor. Genellikle de iyi haberlerle değil üstelik.

Ozon tabakasının oluşumunun yaklaşık 420 milyon yıl öncesine dayandığı düşünülüyor. Rengi ve kokusu olmayan bir gaz olan ozon, oksijen ile akrabadır. Üç oksijen atomundan oluşur. Güneş ışınları oksijen moleküllerine çarpınca oksijen atomları açığa çıkar ve bunlar başka oksijen atomları ile birleşerek ozonu oluştururlar. Ozonun güneş ışınlarını süzme gücü de tabakanın çeşitli bölgelerinde değişiklikler gösterir. Bu, ozon tabakasının kalınlığı ve atmosfer basıncına göre değişir. Tabakadaki ozonun neredeyse tamamına yakın kısmı, yerküre yüzeyinden ortalama 20 – 30 kilometre yukarıda yoğunlaşır ve bu da atmosferin "stratosfer" bölümüne denk gelir. Kalınlığı 20 kilometreyi bulur ve çok seyrek bir gaz olmasına rağmen yerküreyi bir kalkan gibi koruma gücüne sahiptir.

Bir deliktir gidiyor: Ozon tabakası Ozon tabakası neden zarar görür?

Ozon tabakasının zarar görmesinin başlıca sorumlusu kloroflorokarbon gazıdır. Klor atomları, ozon molekülünü parçalayarak yok eder. Üstelik adil bir savaş da değildir bu; bir klor atomu neredeyse yüz bin molekülü parçalama gücüne sahiptir. İşte deodorant konusu burada devreye giriyor: Sprey imalatında kloroflorokarbon gazı bol miktarda kullanılıyor. Sadece sprey değil elbet; endüstrinin gelişmesine bağlı olarak pek çok üretim sürecinde kendine yer buluyor bu gaz. Klima üretiminde, buzdolabı imalatında, yangın söndürücülerde ve daha pek çok yerde kullanılıyor.

Bu şekilde uğraşarak elbirliği etmişçesine ozon tabakasını deliyoruz. Burada bir parantez açmakta fayda var: Aslında ozon tabakasının üzerinde bildiğimiz anlamda bir delik filan oluşmuyor. Tabaka inceliyor. İnceldikçe koruma gücünü haliyle kaybediyor. Bu incelme, Güney Kutbu bölgesinde, Kuzey Kutbu'na göre daha fazla kendini göstermiş durumda. Yine de bu durum, yerkürenin her yerinin aynı şekilde zarar görecek olması gerçeğini değiştirmiyor. Ultraviyole ışınlarının en zararlısı olan UV-B başta olmak üzere, güneşten giderek daha fazla istemediğimiz ışınlar yeryüzüne ulaşmaya başlıyor. Birebir vücudumuz üzerindeki zararlar bir yana, küresel ısınmanın artması ve besin zincirini zedelemesi, insanlığın yok olma sürecini başlatabilir.


Bir deliktir gidiyor: Ozon tabakası Bu arada ozon moleküllerinin bizden aslında bir miktar uzakta olmalarında yarar var. Atmosferdeki ozonun neredeyse tamamı stratosfer tabakasında demiştik, işte kalan %10 civarı da yüzeye daha yakın olan "troposfer"de yerleşmiş durumda ve bunun da yeryüzündeki canlılara faydadan çok zararı var. Yerküreye yakın yüzeydeki moleküllerle birleştiklerinde canlılar üzerinde tahrip edici etki yaratabiliyorlar. Zaten zehirli bir gaz olan ozonun solunması, kendisine yakinen maruz kalınması son derece tehlikelidir.

Ah bu arada ozon ile ilgili faydalı bir bilgi daha: Gökyüzünün mavi renkte görünmesinin sorumlusu da sıvı haldeyken lacivert görünen ozon gazıdır.

Alınan tedbirler ve son durum

Son dönemlerde yapılan çalışmalar gösteriyor ki, ozon tabakasında oluşan zararın onarılması için 2070'e kadar beklemek gerekiyor. Güney Kutbu üzerine denk gelen tahribatın özellikle arttığı gözleniyor. 1987'de gerçekleştirilen Montreal Protokolü ile ozon tabakasının delinmesine yol açan bazı kimyasalların kullanımı çoğu ülkede yasaklanmış olsa da durum iyiye gitmiş değil. Bu çevre protokolünde, kloroflorokarbonların yerine hidrokloroflorokarbon gazları kullanılması kabul edilmişti çünkü hidrojen içerdikleri için daha çabuk yok oluyorlardı. Yine protokol şartlarına göre, ülkeler kloroflorokarbon gazı kullanımını 2040 yılına kadar bırakmak durumunda. Tabii o zamana daha çok var.

Üstelik bir handikapla da karşı karşıya kalındı: Ozon tabakasına zarar veren kimyasal maddelerin yerine kullanılmaya başlanan ozon dostu ürünlerde de bu kez küresel ısınmanın artmasına direkt olarak etkisi bulunan kimyasallar bulunuyor. Yani tam olarak çevreye yararlı bir orta nokta bulunamadı. Atmosfere bırakılan karbondioksit oranının artması, kloroflorokarbon gazının azalma oranının getireceği faydayı sıfırlıyor. Bu durum protokolün imzalandığı senelerde bilinmiyordu ama aradan geçen yıllar sonucunda durumun ne olduğu anlaşıldı. Artık çevreye daha saygılı gazların bulunması ve onların kullanılması gerekiyor.

(yok Yorum yapılmış) Yorum yaz! Baglanti
3/1/2008 22:23

Bilimsel efsaneler

Bilimsel efsaneler

Bilimsel efsaneler Çin Seddi uzaydan görünür mü? Beynimizin sadece %10'unu mu kullanıyoruz? Esnemek bulaşıcı mıdır? Kediler dört ayak üzerine mi düşerler? Her şeyin olduğu gibi efsanelerin de bilimsel bir açıklaması var.

 

Su, kuzey yarımkürede ayrı, güney yarımkürede ayrı yönlerde mi döner?
Giderinden girdap oluştura oluştura akan suyun, kuzey yarımkürede ayrı yönde, güney yarımkürede ayrı yönde döndüğü sanılır, bu da dünyanın dönüş hızına bağlanır. Oysa dünyanın dönüş hızı, suyun yönünü etkileyecek kadar hızlı değildir. Lavabonun yapısına göre yan yana duran iki giderden akan suyu bile ters yönlere döndürebilirsiniz.

İnsan, beyninin sadece %10'unu mu kullanır?
Bilim adamlarını övmek için gazetelerin uydurduğu bir bilgi olmalı. İnsan uyurken bile beyninin büyük kısmı aktiftir. "İnsanlar, beyinlerinin olası potansiyelinin %10'unu kullanıyorlar" deselerdi belki bu kadar saçma olmazdı, beynimizin gerçek potansiyeli hakkında hiçbir fikrimiz yok. Ancak insan beyninin her kıvrımı aktif olarak çalışır. İnanmıyorsanız MR'a girin, rengârenk sonuçları kendiniz görün.

Bir gökdelenin tepesinden bırakılan bozuk para, birini öldürebilir mi?
Eğer kötü bir niyetiniz varsa, bozuk para seçmemenizi öneririz. Aerodinamiklikle alakası olmayan biçimini ve pütürlü yüzeyini düşünürsek, Petronas Kuleleri'nin tepesinden bile bıraksanız, evinizin penceresinden aşağı bırakmanızdan bir farkı olmaz.

Bilimsel efsaneler Yetişkinler, yeni beyin hücresi üretirler mi?
Denir ki; 20'li yaşlardan sonra beyin, yeni hücre üretmez, cepten yer, bu yüzden de yaşlandıkça unutkanlaşırmışız. Gerçekten de beynin gelişiminin en hızlı olduğu dönem çocukluk, ancak ondan sonra da beyin hiç durmadan yenilenmeye devam ediyor. Annelerin, çocukları kafalarını bir yerlere çarptığında aptal olacaklar diye endişelenmelerine gerek kalmadı.

Böcekler kafaları kesildikten sonra da yaşayabilir mi?
Evet, böcekler kafaları olmadan, açlıktan ölene kadar yaşayabilir. Ama sadece onlar değil, tavuklar da. Tavukların kafaları olmasa da merkezi sinir sistemleri yaşamalarına izin verir. Açlıktan ölene kadar ortada gezinmeye devam ederler. Kuş beyinli işte.

Tavuk suyuna çorba, soğuk algınlığına iyi gelir mi?
"İyi gelmek"ten kasıt "iyileştirmek"se, o biraz zor. Ama kastedilen şey "kendini iyi hissettirmek"se, o olabilir. Tavuk suyunun, boğaz ağrılarını rahatlattığı biliniyor. Üstelik sıcak. Üstelik lezzetli. Neden olmasın?


Bilimsel efsaneler Esnemek bulaşıcı mıdır?
Bu konuda hâlâ kesin bilimsel bir veri yok ama şempanzeler bile, birbirlerini esnerken görürse esnemeye başlıyor. Tamamen psikolojik olmakla birlikte, bu satırları okurken bile esnenmeye başlandığını biliyoruz.

Hayvanlar, afetleri önceden sezer mi?
Hayvanların böyle bir yeteneği olduğuna dair hiçbir bilimsel veri yok. En azından bir altıncı hisleri yok. Ancak bizim duymadığımız frekanslardaki sesleri duyuyor olabilirler.

Bir çiklet yutarsanız, 7 yıl boyunca midenizde kalır mı?
Doğal gıdaları sindirmekten daha zorsa da çikletlerin mideniz tarafından böyle özel bir muameleye tabi tutulduğu doğru değil. Bu düşüncenin, yapış yapış bir şeyi yutmayalım diye annelerimiz tarafından uydurulduğuna eminiz.

Çin Seddi, uzaydan görülebilen insan yapımı tek yapı mıdır?
Daha atmosferden çıkmadan önce görülebildiği doğru. Ancak o yükseklikte mistik olmak istersek piramitleri, sıradan olmak istersek havaalanlarını da görebiliriz. Mesela aydan bakarsanız hiçbir şey göremezsiniz.

Aynı yere iki kere yıldırım düşer mi?
Yıldırım, yüksek yerlere düşer, yani etrafta yüksek olan tek bir yer varsa oraya defalarca yıldırım düşebilir. Mesela Empire State binasına yılda ortalama 25 kere yıldırım düşüyor.

Bilimsel efsaneler Kediler daima dört ayak üzerine mi düşer?
Kediler gerçekten de çoğunlukla nazikçe yere inerler. Ancak her zaman değil! Düşme açısı önemlidir. Yani kedi bilinçli olarak atlarsa başına hiçbir şey gelmez, ancak ayağı kaydıysa, yani kazayla düştüyse yere dengesiz düşme ihtimali vardır. Genel kanı olan "ne kadar yüksekten düşerse o kadar iyi" düşüncesi de doğru. Yani ikinci kattan kötü bir açıda düşen kedinin dört ayak üstüne inme şansı, altıncı kattan kayarak düşen bir kedinin dört ayak üstüne inme şansından az, yükseklik, yani artan serbest düşüş süresi, kediye toparlanıp dengesini kurmak için zaman sağlıyor. Ancak bu, gökdelenden düşen kedi de dört ayak üstüne düşecek demek değil.

Öldükten sonra saçlarımız ve tırnaklarımız uzamaya devam eder mi?
Etmezler. Ancak vücudumuz su kaybettiği, yani büzüştüğü için tırnakların kökünü kaplayan etler bir miktar çekilebilir. Bu da sanki tırnak uzamış gibi görünmesine yol açar.

(yok Yorum yapılmış) Yorum yaz! Baglanti

<<Önceki Sayfa |1/2|

:::...PayLaS BiZLe...:::: Gençliğin Yeni Adresi http://bannerbreak.com/banners/2/710/122692325566648130.gif