Taşıt Tutması Nasıl Oluyor?
Ne
kadar hızla ve ne kadar uzak mesafeye gitmelerine bağlı olmadan,
insanlar hareket halindeki vasıtaların içinde mide bulandırıcı bir
rahatsızlık hissederler.
Dış kulağımızın görevi işitmeyi sağlamaktır
ama iç kulağımız dengemizden sorumludur. Hareket halinde olduğumuzda,
iç kulağımızın içindeki sıvı çalkalanır ve sinir sistemimiz vasıtası
ile beynimize sinyal gider. Eğer arabanın içinde bir şey okuyorsanız
veya arabanın içinde bir şeye bakıyorsanız, gözlerden beyine hareket
halinde olmadığınız sinyali gider ama iç kulaklarınızdan giden sinyal
farklıdır. O, vücudunuzdaki sarsıntıdan dolayı hareket halinde
olduğunuzu bildirir. Bu iki sinyal arasındaki fark, halk arasında
'araba tutması' diye adlandırılan, mide bulandırıcı etkiyi yaratır.
Aslında
dalgalı denizde seyreden bir gemideki insanı deniz tutması ne ise
hareket halindeki bir arabanın içindeki insanı taşıt tutması da aynı
şeydir. Denizdeki hareket tam anlamı ile üç boyutlu olduğundan etkisi
daha fazladır. Baş ağrısı, baş dönmesi, nabızdaki artış ve mide
bölgesindeki baskı hissi ile kusma ihtiyacı en belirgin özelliklerdir.
Bunlara ilaveten deniz tutmasında, bulantıdan önce stres hormonları da
salgılanmaya başladıklarından rahatsızlık ve panik hissi iyice
kuvvetlenmektedir.
Arabada iken gözlerinizle, bir uzağa, bir yakına
bakarsanız, bu taşıt tutma probleminize yardımcı olabilir. Bu
nedenledir ki, arabayı kullananlarda taşıt tutması olayı görülmez.
Çünkü araba, kullananın kontrolü altındadır. Sürücü arabanın ne zaman
duracağını veya hızlanacağını, ne yöne dönüleceğini bilmektedir. Taşıt
tutması gençlerde daha çok görülür, çünkü yaşlandıkça ve çok seyahat
ettikçe, iç kulağın hareketlere karşı hassasiyeti azalır.
Bir görüşe göre, taşıt
tutmasındaki denge bozukluğu, bulanık görme gibi belirtilerde beyine
gönderilen sinyaller, zehirlenince beyine yollanan sinyallerle aynı. Bu
nedenle de beyin mideye kusma ve içindeki zehiri boşaltma emrini
veriyor.
Taşıt tutmasına karşı önerilerimiz şöyle: Kitap okumayın,
zihniniz başka şeylerle meşgul olsun. Olay aslında beyinde
oluştuğundan, onu başka bir şeyle meşgul edin. Zihinsel veya kelime
oyunları oynayın. Mide bozucu şeyler yemeyin, çok gerekirse bunun için
üretilmiş ilaçları, kulak arkasına yapıştırılan bantları kullanın.
Çinli doktorlar yüzyıllardır taşıt tutmasına karşı akapuntur tedavisi uyguluyorlar. Bu uygulamadan siyah ve beyaz ırktan insanların yüzde 50-60'ı etkilendiği halde Asyalıların hemen hepsi etkileniyor. Bu farkın da sinir sistemindeki bir genetik temele dayandığı sanılıyor.
Patlamış Mısır Nasıl Patlıyor?
Patlamış
mısırın hikayesi beş bin yıl evveline, Amerika kıtasına kadar uzanıyor.
Amerika yerlileri gıda için kullanılacak mısır ile içi daha sulu olan
patlayabilir mısırların arasındaki farkı biliyorlardı.
Kolomb kıtaya
ayak bastığında yerlilerin mısır kültürünü gördü, ama asıl ilgi 1510'lu
yıllarda Güney Amerika'da terör estiren Hernanda Cortes'in Aztek'lerin
dini ayinlerde ipe dizilmiş patlamış mısırları yediklerini görmesi ile
başladı. Üstelik yerliler mısırı bir çeşit şişe geçirerek, tekrar
tekrar ısıtarak veya kızgın kuma gömerek değişik şekillerde patlatarak
yiyorlardı.
Amerika kıtasının keşfinden sonra Avrupa'ya getirilen
ürünlerin içinde en ünlüleri patlamış mısır ve tütündü. Birincisine çok
fazla yağ ve tuz ilave etmezseniz, kesinlikle ikincisinden daha
sağlıklıdır. Ancak tüm mısır taneleri patlamaz. Patlayan mısırın
gizemini yaratan iki faktör vardır: Mısır tanesinin içinin çok güzel
bir ısı geçiş özelliği ve müthiş bir mekanik mukavemete, yani
sağlamlığa sahip kabuğu.
Mısıra dikkatli bakıldığında, etrafında
kalın ve su geçirmez bir kabuk olduğu görülür. Bunun altında iki tabaka
daha vardır. Tanenin bu iç kısımlarındaki moleküllerin sıralanış
biçimi, normal mısır tanelerine göre daha düzenlidir. Bu sayede ısı
normal tanelere oranla neredeyse iki misli hızla içine yayılabilir.
Kalın
kabuk ısıtıldığında, tanenin içi de süratle ısınır ve içindeki su,
basınçlı bir su buharı oluşturur. Isınma süresince gittikçe artan bu
basınç, sonunda kalın kabuğun adeta infilak ederek yırtılmasına yol
açar. Tane ilk boyutundan yaklaşık 30 misli büyür, içi dışına gelir,
yani tanenin içindeki yumuşak kısım dışarı çıkarak yenilebilir kısmı
oluşturur. Bu özelliği tabiatta başka hiçbir şeyde göremezsiniz. Belki
biraz ekmeğin oluşumunu buna benzetebiliriz.
Bir mısır tanesinin
ideal bir şekilde patlayabilmesi için, içinde en az yüzde 14 oranında
su olması gerekir. Bunun altındaki oranlarda yine patlar ama kısmen
açılır, istenen sonuç alınamaz. Mısırın içersindeki su oranını artırmak
için, kapalı bir ortamda üzerine su serpiştirilmesi ve beklemeye
bırakılmasının faydalı olacağı söylenir ama bu işlem mısırın içindeki
su oranını en fazla yüzde l arttırır. Bir mısırı iğneyle delerseniz,
bir fırında veya güneş altında bekletirseniz, 150 derecenin altında
ısıtırsanız, yukarıda bahsedilen suyun buharlaşması, basınç ve
infilakın hiçbiri gerçekleşmez.
Yeryüzünün EN Leri
-En geniş ülke 17 075 200 Km2 ile Rusya'dır.
-En küçük ülke 0,44 Km2 ile Vatikan'dır.
-En zengin 3 ülke Kanada, Norveç,ABD'dir.
-En fakir 3 ülke Sierra Leone, Nijer, Etiyopya'dır.
-En çok ülke ile sınır komşusu olan ülke 15 ülke ile Çin'dir.
-En uzun ve kesintisiz sınır ABD-Kanada arasındadır
-En kalabalık şehir, Japonya'nın Tokyo şehridir.26,5 milyon
-En yüksek yerleşim birimi deniz seviyesinden 5 0902 m. yukarıda olan Çin'in Wenzhuang'dır.
-En alçak yerleşim yeri deniz seviyesinin 54 m. altında olan ABD Californiya eyaletine bağlı Calipatria şehridir.
-En kuzeydeki yerleşim yeri 82,5 derece ile Kanada'nın Alert şehridir.
-En güneydeki yerleşim birimi 55 derece ile güneyde olan Şili'nin Puerto Williams şehridir.
-En ıssız yer Güney Antartik'te Tristan da Cunha adasında, hiç insan yoktur.
-En çok dil konuşulan ülke Papua Yeni Gine'dir. 689 dil ve lehçe.
-En büyük dalga Alaska'nın Liyuya Körfezinde 9.07.1958 de 524 m. olmuştur.
-Okyanusta en derin yer Mariana adalarının doğusunda 10 923 m. ile Challenger çukurudur.
-En büyük çöl Orta-Kuzey Afrika'da 9.065.000 km2 ile Büyük Sahra Çölüdür.
-En büyük ada Grönland'dır. Yüzölçümü 2.166.086 km2 dir.
-En büyük kıta Asya Kıtasıdır. Yüzölçümü 44.936.000 km2 dir.
-En büyük göl Hazar Gölü'dür. 424.200 km2 dir.
-En yüksek dağ Nepal'de bulunan 8.850 m. ile Everest dağıdır.
-En yüksek şelale Venezuella'da bulunan 979 m. Angel Şelalesidir.
-En uzun nehir 6.656 km. ile Nil Nehridir.
-En yüksek baraj Tacikistan'da Vakhsh nehri üzerinde bulunan 300 m. yükseklikteki Nurek Barajıdır.
-En büyük yanardağ patlaması 130 yılında Yeni Zelanda Nort Island'da Taupo patlamasında 20.000 kişi kaybolmuştur.
-En yağışlı yer Hindistan'da Cherropunji şehri olup yıllık ortalama 1270 cm3 yağmur düşmektedir.
-En kuru yer Şili'de Arica ve Antofagas arasındaki bölge olup ortalama 0.1 mm3 yağmur düşmektedir.
-En uzun asma köprü 5 Nisan 1998 de Japonya'da açılan 3.911 m. Akashi-Kaikyo'dur.
-En uzun demiryolu tüneli Japonya'da 53.9km olan Seikan Tüneli'dir.
-En sıcak yer Libya'da 58 derece ile El-Aziziyah'dır.
-En soğuk yer -89 derece ile Antartikadır.
-En şiddetli deprem 22.05.1960 da Şili'de gerşekleşmiştir. 9.5 şiddetinde
Vurgun Yemek Nasıl Olur
İnsanlar yüzyıllardır su
altına sadece zevk veya merak için değil, inci, mercan, sünger gibi
şeyleri çıkarıp, geçimlerini sağlamak için de dalmışlardır.
Deniz
seviyesinde hava basıncı l atmosferdir. İnsan vücudunun solunum ve
dolaşım sistemi bu basınca ayarlıdır. Ancak suyun içinde, derine
gittikçe, her 10 metrede basınç l atmosfer daha artar. 30 metre
derinlikte su basıncı 3 atmosferdir, yani bu derinlikte vücudumuzun her
santimetrekaresine suyun yaptığı basınç, yüzeye oranla üç mislidir.
Hiçbir
gereç kullanmadan, 30 metre derinliğe inildiğinde, akciğer kapasitesi
dörtte birine düşer, kan basıncı artar, vücut ısısı düştüğünden kalbin
atış hızı artar, bilinç bulanıklığı başlar. Bu nedenle yardımcı gereç
kullanmadan 30 metrenin altına inmek tehlikelidir.
Ancak tüple dalışın da
kendine özgü sorunları vardır. Derinde dış basıncın yüksek olmasından
dolayı tüpten solunan havanın içindeki oksijen, azot gibi gazlar,
dokulara daha küçülmüş bir hacimle dağılırlar.
Eğer su yüzeyine
süratle çıkılırsa, basıncın azalmasıyla bu gazlar da süratle genleşir.
Oksijen dokularda kullanıldığından sorun yaratmaz, ama Özellikle azot
gazı damarlarda süratle genleşerek, damar tıkanıklığı, akciğer
yırtılması ve hatta felç gibi önemli vücut hasarlarına yol açar.
Bu
şekilde vurgun yiyenler, süratle basınç odalarına alınırlar. Burada
tekrar vurgun yediği derinlikteki basınç verilir ve dengeli olarak
azaltılır. Bir başka önlem de vurgun yiyeni, aynı derinliğe tekrar
indirmektir.
Vurgun yememek için yüzeye yavaş çıkmalı, hatta
belirli derinliklerde beklenmelidir. İdeal çıkış hızı dakikada 20 metre
olup, pratikte eğitmenler bunu dalgıç adaylarına 'yüzeye gelen en küçük
bir hava kabarcığından daha hızlı çıkma' şeklinde öğretirler.
Limon Neden Ekşidir
Bu soru 'limonun ekşi
olmasına yol açan nedir' şeklinde sorulsaydı cevabı basitti, 'içindeki
asit oranı.' Ekşiliğin asit oranının yüksekliğinden kaynaklandığı kabul
edilir ama ikisi arasındaki bağ bu kadar basit değildir. Değişik
asitler farklı tatlardadırlar. Ekşilik asidin miktarı ve çeşidinin yanı
sıra gıdanın diğer bileşenleri özellikle şekerlerin varlığı ile de
ilgilidir.
'Limonun tadı niçin ekşidir' sorusunun cevabı ise tam
belli değildir. Tabiat kurallarına göre limonun ekşi olmaması
gerekiyor. Limon parlak renkli, hoş kokulu bir meyvedir. Meyve ise
bitkide tohumlan taşıyan organdır. Genellikle tatlı, sulu ve etli
olur. Meyvelerin en temel görevlerinden biri tohumların olabildiğince
uzak bir alana yayılmalarını sağlamaktır. Böylece tohumların ana
bitkinin dibine düşerek onun besinini bölüşmesi ve burada çimlenen
fidelerin sıkışık biçimde büyümeleri önlenmiş olur.
Bazı meyve
türlerinde tohumlar paraşüte benzeyen tüy demetlerinin yardımıyla
uçarak bitkiden uzaklaşırlar. Bazı kuru meyveler kendiliklerinden
yarılıp açılırlar ve bitki rüzgarda sallandıkça tohumlan çevreye
saçılırlar. Bazıları ise birdenbire patlayarak tohumlarını hızla
çevreye fırlatırlar. Doğadaki meyvelerin çoğunluğunda ise tohumlar
başta kuşlar olmak üzere çeşitli hayvanlar tarafından çevreye
yayılırlar.
Meyveler parlak renkleri, hoş kokuları ve tatları
ile hayvanların dikkatlerini çekerler. Hayvanlar, yedikleri meyvelerin
etlerini sindirip sert çekirdeklerini yani tohumlarını dışkılarıyla
kilometrelerce öteye atarlar. Böylece tohumların çok uzaklara
yayılmalarına aracı olurlar.
Limon meyvesinin etli içi o kadar
ekşidir ki, insanlar tarafından doğrudan yenmez, daha çok sıkılarak
yemeklere, salatalara, içkilere katılır. Öyleyse limonu diğer
meyvelerden ayıran nedir? Niçin tadı, hayvanların ilgisini çeksin,
tohumları dağılabilsin diye tatlı değildir?
Aslında limonun ekşi
tadından hoşlanan başta maymunlar olmak üzere birçok hayvan vardır.
Bunların gerçekten ekşi tattan hoşlandıkları için mi limon yedikleri
yoksa vücutlarındaki C vitamini dengesini sağlamak için içgüdüsel
olarak mı böyle davrandıkları tam bilinmemektedir.
Anayurdunun
Hindistan'ın kuzeybatı kesimleri olduğu sanılan limon ağaçları
yüzyıllardır Güney Asya'da ve Anadolu'da yetiştirilmektedir. 12.
yüzyılda Araplar tarafından İspanya'ya götürülmüş ve oradan tüm
Avrupa'ya yayılmıştır. Turunçgillerin en önemli özelliği eski çağlardan
beri insanlar tarafından bilinçli olarak yetiştirilmeleridir.
Turunçgiller
ailesinin fertlerini yani limon, portakal, turunç ve greyfurtu ticari
olarak sınıflandırmak oldukça kolaysa da türlerin bitki bilimi
açısından ayırt edilmesi son derecede güçtür, çünkü günümüzde
birbirlerinden kolaylıkla ayırt edilebilen turunçgiller fertlerinin
yüzyıllar boyu melezlenerek nasıl oluştuklarını, hele tabiattaki ilk
hallerini kestirmek zordur.
Limon ağaçlan hala üstün nitelikli
ağaçlardan alınan sürgünlerin dayanıklı anaçlarla çapraz şekilde
aşılanmaları yolu ile çoğaltılırlar. Bu iş için de anaç olarak
genellikle tadı ekşi ve acı olan turunç ağaçlan seçilir.
Görünen
odur ki, limona ekşilik tabiat tarafından verilmemiştir. Muhtemelen ilk
limonlar tatlıydı. Tohumlarının saçılması için artık hayvanlara
ihtiyacı kalmayan limon, insanlar tarafından sürekli aşılanarak
istenilen özelliği kazanması sağlandı ve ekşi hale getirildi.
Yılbaşı Ağacı Adeti
Yılbaşı günlerinde, evin
bir köşesinde, minik bir çam ağacı bulundurmak ve onu süslemek adetinin
kökeninin Almanya olduğu ileri sürülür. Almanların 'cennet ağacı' adını
verdikleri ve Adem ile Havva'nın gizemli hikayesine dayanarak üzerini
elmalarla donattıkları ağaç köknardı.
15. yüzyıldan sonra bu
ağaçlara sadece meyve değil ekmek, bisküvi gibi yiyecekler de asılmaya
başlanmış, Protestanlığın yayılması ile birlikte bunlara yanan mumlar
da eklenmiştir. Adet Avrupa'ya yayılırken aynı zamanda göçmenler
tarafından Amerika'ya da taşınmıştır.
Aslında ağaçların ruhani
törenlerde önemli bir sembol olarak yer alması adeti çok eskilere,
Hıristiyanlık öncesi zamanlara, hatta putlara ve doğaya tapınıldığı
zamanlardaki Mısır ve Çin uygarlıklarına kadar uzanır. O devirlerde
doğanın yeşilliği ve ağaçlar sonsuz hayatın sembolleriydiler.
Benzer
şekilde Kuzey Avrupa ülkelerinde de yine Hıristiyanlıktan çok daha
önceki zamanlarda ağaçlar ruhani bakımdan kutsal kabul ediliyorlardı.
Kuzey Avrupa'da kış aylarında sadece bir kaç saat süren gündüzler 21
Aralık'tan itibaren uzamaya başlarlar. Uzun karanlık günlerin
bittiğinin, gittikçe daha aydınlık günlerin geleceğinin müjdesi olan
Aralık ayının bu günleri de törenlerle karşılanırdı.
Bu adet
Avrupa'da güneye indikçe değişerek yayıldı. Romalılar zamanında
takvimin başlangıcının, dünyanın yaratıldığı ay olduğuna inanılan ve
tabiatın canlanmasının müjdecisi olan Mart ayından Ocak ayına
kaydırılması ile kutlanacak tarihler konusunda kafalar iyice karıştı.
Zamanla
Kuzey Avrupa ülkelerinin 'karanlığın bitişi' ayin ve kutlamaları,
Hıristiyan dünyasınca Hz. İsa'nın doğum günü kabul edilerek -ki bu
kesin değildir- Noel kutlamalarına dönüştürüldü.
Bu arada
ağaçlar, özellikle çam ağaçları bu kutlamanın simgesi olmaya devam
ettiler. Her ne kadar yılbaşı günlerinde bir çam ağacının süslenmesi
tüm dünyada adet olduysa da bu günün dini bakımdan bir özelliği yoktur.
Dünyanın Güneş etrafındaki bir turunu tamamladığı coğrafi bir konumdur.
Uygarlık ve teknolojinin ilerlemesi ile çam ağacı üzerindeki
mumların yerlerini yanıp sönen minik renkli ampuller, elma, ekmek ve
bisküvinin yerini rengarenk süsler aldı. Günümüz insanı ağaçlara
tapmamasına rağmen onların kıymetini daha iyi biliyor. Bir kaç günlük
eğlence için çam ağaçlarını kesmiyor, plastik taklitlerini kullanıyor.
Saati Neden Sol Kola Takarız
Özel bir durum veya
farklı olmak düşüncesi yoksa insanların çoğunluğu saatlerini sol
bileklerine takarlar. İlk anda insanların çoğunun sağ ellerini
kullanmaları, bu kolun daha hareketli olması dolayısıyla saatin bir
yerlere çarpıp zarar görme olasılığının da daha yüksek olması nedeniyle
sol bileğe takılmasının tercih edildiği düşünülebilir.
Bu
düşünce şüphesiz doğrudur. Sağ ellerini kullanan insanların, sağ kol
düğmelerini iliklerken ne kadar zorlandıkları malumdur. Peki sol
ellerini daha çok kullanan solaklar da niçin saatlerini yine sol
bileklerine takıyorlar?
Saatin ilk kullanılma
yıllarında insanlar çoğunlukla cep saati kullanıyorlardı. Bu saatlerin
kurma düğmesi sağda '3' rakamının yanındaydı. Sık sık kurulması gereken
bu saatleri cepten çıkartıp sol elle kurmak (hangi el daha baskın
olursa olsun) çok zordu. İnsanlar bu saatleri zaten yeleklerinin sol
tarafında bulunan ceplerinden sol elleri ile çıkarıp bakmaya ve sağ
elleri ile kurmaya alıştılar.
Daha sonra kol saatleri de
yaygınlaşıp kurma yerleri yine '3' rakamının yanında olunca bunlar da
sol kola takılır oldu. Zaten sağ ellerini kullananlar bu elleri
meşgulken ister cep ister kol saati olsun saate sol kollarım kullanarak
bakmayı tercih ediyorlardı.
Her iki taraf da durumdan memnun
olduklarından, saat üreticilerine kurma yeri solda olan bir saat
üretmeleri için piyasadan bir talep hiç bir zaman gelmedi. Artık pilli,
güneş enerjili veya hareketle kendi kendine kurulan saatler
kullanılıyor ve kurmalı saatler neredeyse tarihe karıştıysa da insanlar
saatlerini sol bileklerine takmaya devam ediyorlar.
S.O.S.'in Anlamı
Çok kişi S.O.S.'in gemimizi kurtar (Save Our Ship), ruhumuzu kurtar (Save Our Soul) veya diğer sinyalleri durdur (Stop Other Signals) kelimelerinin baş harflerinden oluştuğunu sanır. Bu bilgiler tamamıyla yanlış olup S.O.S. harfleri hiç bir kelimenin baş harfinden oluşturulmamıştır.
Tamamen
telgraf zamanından kalmadır ve gemilerde de yakın zamana kadar telsiz
telgraf kullanılıyordu. Bilindiği gibi telgrafta mors alfabesi denilen
sistemde her harf, nokta ve çizgilerin değişik kombinasyonundan
oluşuyor. Bu sinyali gönderen maniple denilen alete tek dokunuşta
karşıya nokta yani 'bip', biraz daha uzunca basınca 'dııııt' sinyali
gidiyordu. Gönderenler de, alanlar da mors alfabesini ezbere
bildiklerinden bu 'bip' ve 'dııııt'larda hangi harfler olduğunu çözüyor
ve normal yazıya dönüştürüyorlardı.
İmdat çağrısının çok kolay
akılda tutulabilmesi için 1908'de üç çizgi, üç nokta, üç çizgi olan
S.O.S. seçildi. Yani telsizde 'dııııt, dııııt, dııııt, bip, bip, bip,
dııııt, dııııt, dııııt' sinyali aldığınızda hemen acil yardıma ihtiyacı
olan biri olduğunu anlıyordunuz.
Filmlerde görmüşsünüzdür.
Gemiler, özellikle uçaklar, tehlikeli bir durumda yardıma ihtiyaçları
olduğunda 'mayday' (meydey) çağrısı yaparak durumlarını bildirirler. Bu
kelime Fransızca'da bana yardım et anlamındaki m'aidez kelimesinden
türetilmiştir.
Hiç dikkat ettiniz mi, filmlerde telsizle
konuşan her kişinin ismi hep 'Roger' (rocır) dır. Halbuki 'roger'
telsiz konuşmalarında 'anladım' anlamında kullanılır ve her iki taraf
da cümlenin başında ve sonunda bu kelimeyi kullanırlar. Filmleri
tercüme edenler ise bu kelimeyi bir erkek ismi sandıklarından, herkes
birbirine 'Roger' diye ismen hitap ediyormuş gibi çevirirler.
Nasıl
bizde telefonda harfleri söylemek için Ankara'nın 'A'sı, Bursa'nın
'B'si denilirse Roger kelimesi de İngilizce'de 'R' harfinin tanımı için
kullanılır, yani Roger'in 'R'si denilir. R harfi ise mors alfabesinde
başlangıçta 'anlama'nın kodu idi. Sonra konuşmalı iletişime geçilince
'Roger' olarak kullanılmaya başlanıldı. Filmleri tercüme edenlerin ABD
bahriyesinde nasıl oluyor da bu kadar Roger bir araya geliyor diye
uyanmamaları gerçekten ilginç!
Bir deliktir gidiyor: Ozon tabakası
Ozon tabakası… Konu hakkında hiçbir şey bilmeyen birinden bile "o deodorantı fazla sıkma, ozon tabakasını deleceksin" cümlesini işitmiş olma ihtimaliniz yüksek. "Nasıl deliyormuşum bir anlatır mısın, hem nedir ozon tabakası tam olarak?" diye sorsanız tatmin edici bir cevap alamayacağınız ise kesin. Peki siz ne kadar hakimsiniz bu konuya? Gündemden hiçbir zaman düşmeyen ozon tabakası gerçeğini tanımakta fayda var diyenler buraya…
Ozon ve ozon tabakası nedir?
Ozon tabakası, güneşten yeryüzüne ulaşan zararlı ultraviyole yani morötesi ışınlara karşı yerküreyi koruyan bir tabakadır. Bir nevi koruyucu kalkan yani. Atmosferde yer alan bu koruyucu kalkanı tahrip ederek güneşten ihtiyacımız olduğundan fazla ışın alma konusunda dünyalılar olarak elbirliği etmiş olduğumuz için konu, gündemdeki yerini her daim koruyor. Genellikle de iyi haberlerle değil üstelik.
Ozon tabakasının oluşumunun yaklaşık 420 milyon yıl öncesine dayandığı düşünülüyor. Rengi ve kokusu olmayan bir gaz olan ozon, oksijen ile akrabadır. Üç oksijen atomundan oluşur. Güneş ışınları oksijen moleküllerine çarpınca oksijen atomları açığa çıkar ve bunlar başka oksijen atomları ile birleşerek ozonu oluştururlar. Ozonun güneş ışınlarını süzme gücü de tabakanın çeşitli bölgelerinde değişiklikler gösterir. Bu, ozon tabakasının kalınlığı ve atmosfer basıncına göre değişir. Tabakadaki ozonun neredeyse tamamına yakın kısmı, yerküre yüzeyinden ortalama 20 – 30 kilometre yukarıda yoğunlaşır ve bu da atmosferin "stratosfer" bölümüne denk gelir. Kalınlığı 20 kilometreyi bulur ve çok seyrek bir gaz olmasına rağmen yerküreyi bir kalkan gibi koruma gücüne sahiptir.
Ozon tabakası neden zarar görür?
Ozon tabakasının zarar görmesinin başlıca sorumlusu kloroflorokarbon gazıdır. Klor atomları, ozon molekülünü parçalayarak yok eder. Üstelik adil bir savaş da değildir bu; bir klor atomu neredeyse yüz bin molekülü parçalama gücüne sahiptir. İşte deodorant konusu burada devreye giriyor: Sprey imalatında kloroflorokarbon gazı bol miktarda kullanılıyor. Sadece sprey değil elbet; endüstrinin gelişmesine bağlı olarak pek çok üretim sürecinde kendine yer buluyor bu gaz. Klima üretiminde, buzdolabı imalatında, yangın söndürücülerde ve daha pek çok yerde kullanılıyor.
Bu şekilde uğraşarak elbirliği etmişçesine ozon tabakasını deliyoruz. Burada bir parantez açmakta fayda var: Aslında ozon tabakasının üzerinde bildiğimiz anlamda bir delik filan oluşmuyor. Tabaka inceliyor. İnceldikçe koruma gücünü haliyle kaybediyor. Bu incelme, Güney Kutbu bölgesinde, Kuzey Kutbu'na göre daha fazla kendini göstermiş durumda. Yine de bu durum, yerkürenin her yerinin aynı şekilde zarar görecek olması gerçeğini değiştirmiyor. Ultraviyole ışınlarının en zararlısı olan UV-B başta olmak üzere, güneşten giderek daha fazla istemediğimiz ışınlar yeryüzüne ulaşmaya başlıyor. Birebir vücudumuz üzerindeki zararlar bir yana, küresel ısınmanın artması ve besin zincirini zedelemesi, insanlığın yok olma sürecini başlatabilir.
Bu arada ozon moleküllerinin bizden aslında bir miktar uzakta
olmalarında yarar var. Atmosferdeki ozonun neredeyse tamamı stratosfer
tabakasında demiştik, işte kalan %10 civarı da yüzeye daha yakın olan
"troposfer"de yerleşmiş durumda ve bunun da yeryüzündeki canlılara
faydadan çok zararı var. Yerküreye yakın yüzeydeki moleküllerle
birleştiklerinde canlılar üzerinde tahrip edici etki yaratabiliyorlar.
Zaten zehirli bir gaz olan ozonun solunması, kendisine yakinen maruz
kalınması son derece tehlikelidir.
Ah bu arada ozon ile ilgili faydalı bir bilgi daha: Gökyüzünün mavi renkte görünmesinin sorumlusu da sıvı haldeyken lacivert görünen ozon gazıdır.
Alınan tedbirler ve son durum
Son dönemlerde yapılan çalışmalar gösteriyor ki, ozon tabakasında oluşan zararın onarılması için 2070'e kadar beklemek gerekiyor. Güney Kutbu üzerine denk gelen tahribatın özellikle arttığı gözleniyor. 1987'de gerçekleştirilen Montreal Protokolü ile ozon tabakasının delinmesine yol açan bazı kimyasalların kullanımı çoğu ülkede yasaklanmış olsa da durum iyiye gitmiş değil. Bu çevre protokolünde, kloroflorokarbonların yerine hidrokloroflorokarbon gazları kullanılması kabul edilmişti çünkü hidrojen içerdikleri için daha çabuk yok oluyorlardı. Yine protokol şartlarına göre, ülkeler kloroflorokarbon gazı kullanımını 2040 yılına kadar bırakmak durumunda. Tabii o zamana daha çok var.
Üstelik bir handikapla da karşı karşıya kalındı: Ozon tabakasına zarar veren kimyasal maddelerin yerine kullanılmaya başlanan ozon dostu ürünlerde de bu kez küresel ısınmanın artmasına direkt olarak etkisi bulunan kimyasallar bulunuyor. Yani tam olarak çevreye yararlı bir orta nokta bulunamadı. Atmosfere bırakılan karbondioksit oranının artması, kloroflorokarbon gazının azalma oranının getireceği faydayı sıfırlıyor. Bu durum protokolün imzalandığı senelerde bilinmiyordu ama aradan geçen yıllar sonucunda durumun ne olduğu anlaşıldı. Artık çevreye daha saygılı gazların bulunması ve onların kullanılması gerekiyor.
Bilimsel efsaneler
Çin Seddi uzaydan görünür mü? Beynimizin sadece %10'unu mu kullanıyoruz? Esnemek bulaşıcı mıdır? Kediler dört ayak üzerine mi düşerler? Her şeyin olduğu gibi efsanelerin de bilimsel bir açıklaması var.
Su, kuzey yarımkürede ayrı, güney yarımkürede ayrı yönlerde mi döner?
Giderinden girdap oluştura oluştura akan suyun, kuzey yarımkürede ayrı yönde, güney yarımkürede ayrı yönde döndüğü sanılır, bu da dünyanın dönüş hızına bağlanır. Oysa dünyanın dönüş hızı, suyun yönünü etkileyecek kadar hızlı değildir. Lavabonun yapısına göre yan yana duran iki giderden akan suyu bile ters yönlere döndürebilirsiniz.
İnsan, beyninin sadece %10'unu mu kullanır?
Bilim adamlarını övmek için gazetelerin uydurduğu bir bilgi olmalı. İnsan uyurken bile beyninin büyük kısmı aktiftir. "İnsanlar, beyinlerinin olası potansiyelinin %10'unu kullanıyorlar" deselerdi belki bu kadar saçma olmazdı, beynimizin gerçek potansiyeli hakkında hiçbir fikrimiz yok. Ancak insan beyninin her kıvrımı aktif olarak çalışır. İnanmıyorsanız MR'a girin, rengârenk sonuçları kendiniz görün.
Bir gökdelenin tepesinden bırakılan bozuk para, birini öldürebilir mi?
Eğer kötü bir niyetiniz varsa, bozuk para seçmemenizi öneririz. Aerodinamiklikle alakası olmayan biçimini ve pütürlü yüzeyini düşünürsek, Petronas Kuleleri'nin tepesinden bile bıraksanız, evinizin penceresinden aşağı bırakmanızdan bir farkı olmaz.
Yetişkinler, yeni beyin hücresi üretirler mi?
Denir ki; 20'li yaşlardan sonra beyin, yeni hücre üretmez, cepten yer, bu yüzden de yaşlandıkça unutkanlaşırmışız. Gerçekten de beynin gelişiminin en hızlı olduğu dönem çocukluk, ancak ondan sonra da beyin hiç durmadan yenilenmeye devam ediyor. Annelerin, çocukları kafalarını bir yerlere çarptığında aptal olacaklar diye endişelenmelerine gerek kalmadı.
Böcekler kafaları kesildikten sonra da yaşayabilir mi?
Evet, böcekler kafaları olmadan, açlıktan ölene kadar yaşayabilir. Ama sadece onlar değil, tavuklar da. Tavukların kafaları olmasa da merkezi sinir sistemleri yaşamalarına izin verir. Açlıktan ölene kadar ortada gezinmeye devam ederler. Kuş beyinli işte.
Tavuk suyuna çorba, soğuk algınlığına iyi gelir mi?
"İyi gelmek"ten kasıt "iyileştirmek"se, o biraz zor. Ama kastedilen şey "kendini iyi hissettirmek"se, o olabilir. Tavuk suyunun, boğaz ağrılarını rahatlattığı biliniyor. Üstelik sıcak. Üstelik lezzetli. Neden olmasın?
Esnemek bulaşıcı mıdır?
Bu konuda hâlâ kesin bilimsel bir veri yok ama şempanzeler bile, birbirlerini esnerken görürse esnemeye başlıyor. Tamamen psikolojik olmakla birlikte, bu satırları okurken bile esnenmeye başlandığını biliyoruz.
Hayvanlar, afetleri önceden sezer mi?
Hayvanların böyle bir yeteneği olduğuna dair hiçbir bilimsel veri yok. En azından bir altıncı hisleri yok. Ancak bizim duymadığımız frekanslardaki sesleri duyuyor olabilirler.
Bir çiklet yutarsanız, 7 yıl boyunca midenizde kalır mı?
Doğal gıdaları sindirmekten daha zorsa da çikletlerin mideniz tarafından böyle özel bir muameleye tabi tutulduğu doğru değil. Bu düşüncenin, yapış yapış bir şeyi yutmayalım diye annelerimiz tarafından uydurulduğuna eminiz.
Çin Seddi, uzaydan görülebilen insan yapımı tek yapı mıdır?
Daha atmosferden çıkmadan önce görülebildiği doğru. Ancak o yükseklikte mistik olmak istersek piramitleri, sıradan olmak istersek havaalanlarını da görebiliriz. Mesela aydan bakarsanız hiçbir şey göremezsiniz.
Aynı yere iki kere yıldırım düşer mi?
Yıldırım, yüksek yerlere düşer, yani etrafta yüksek olan tek bir yer varsa oraya defalarca yıldırım düşebilir. Mesela Empire State binasına yılda ortalama 25 kere yıldırım düşüyor.
Kediler daima dört ayak üzerine mi düşer?
Kediler gerçekten de çoğunlukla nazikçe yere inerler. Ancak her zaman değil! Düşme açısı önemlidir. Yani kedi bilinçli olarak atlarsa başına hiçbir şey gelmez, ancak ayağı kaydıysa, yani kazayla düştüyse yere dengesiz düşme ihtimali vardır. Genel kanı olan "ne kadar yüksekten düşerse o kadar iyi" düşüncesi de doğru. Yani ikinci kattan kötü bir açıda düşen kedinin dört ayak üstüne inme şansı, altıncı kattan kayarak düşen bir kedinin dört ayak üstüne inme şansından az, yükseklik, yani artan serbest düşüş süresi, kediye toparlanıp dengesini kurmak için zaman sağlıyor. Ancak bu, gökdelenden düşen kedi de dört ayak üstüne düşecek demek değil.
Öldükten sonra saçlarımız ve tırnaklarımız uzamaya devam eder mi?
Etmezler. Ancak vücudumuz su kaybettiği, yani büzüştüğü için tırnakların kökünü kaplayan etler bir miktar çekilebilir. Bu da sanki tırnak uzamış gibi görünmesine yol açar.
<<Önceki Sayfa |1/2|