.........
...
Böyle itirazsız gittim o en uzak ülkeye. Bir daha dönüş olmasın diye yolları tahrib ettim, tahrib edemediğimi de bilerek istereyerek unuttum, zihnimden siliverdim. Bir lügat ihlaliyle attım bütün köprüleri. Artık konuştuğum kelimelerin genel geçer lisanlarda karşılığı yok. Saçma? Saçma gibi görünen şeyin bütün karşılığı Nihade'de geçerli. Karanlıklara böyle karıştım. Derin denizlerin dibine böyle indim. Okyanusun zeminine dokundu ayaklarım. Sisin arkasına böyle sığındım. Buzdağının arkası. Görünür yanımdan daha büyük olan görünmez yanımı suyun altında böyle sakladım.
Daha evvel vardı elbet, ilk değildi. Lâkin bu, vurup da bırakmayanı, alıp götüreni. Sessizce vuruyordu. Aniden oluyordu. Hiç beklenmedik zamanlarda, bazen geliyorum, diyordu. Ama çok defa haber bile vermiyordu. Ben şimdi okyanusun dibinde kavkısı kırık deniz kabuğu. Derin akıntılarla bir o yana bir bu yana yalpalayan su yosunu. Yorumu, yaşamamış kimselere mümkün değil, kelimesi lisanlarda muhtelif. Orada ben şimdi bambaşka bir haldeyim. Canımın acımadığı yerdeyim. Bambaşka bir Nihade'yim.
...
Halimin özeti, taşıyamadığımdan kaçışımdır benim. Şimdiden sonra bir rüyadayım ben. Rüya gerçeğin sılası. Başka türlü nasıl tahammül edilir gerçeğe, bilmiyorum ki ben.
...
Nazan Bekiroğlu, Cam Irmağı Taş Gemi
Zeyl: Nihade'nin Beşinci Defteri
Fotoğraf: Nazik Altınel
Fotoğraf: Ufuk Tan Keleş
İstanbul bana hep seni hatırlatıyor.
Çünkü onun gözleri de en az senin ki karar yeşil.
Hala, gülümseyen bir lale gibi
Bana sürgününü gönderiyorsun
Dört yanı çevrili bir kale gibi
Ne sır umut, ne de sır veriyorsun
Gemiler gidiyor, sen gidiyorsun
Sulara yansıyor yeşil gözlerin
Hüzün dalga dalga, ıssız ve derin
Beni İstanbul’a terkediyorsun
Sensiz ne şehrayin, ne deniz kalır
Gidersin, harabe olur İstanbul
Martılar göç eder; sular alçalır
Kendini çöllerde bulur İstanbul
Güneşi rengarenk şavkınla gökte
Saçlarını tarar iken bulurum
Beyazı, gecenin çizgilerinde
Ellerini arar iken bulurum
Sensiz çözülür mi gül ve mu/amma
Yüreğimden hala habersiz misin
Adını göklere yazarım amma
Mehtabı kaybolur düşlerimin
Nurullah GENÇ
NÇ

(Fotoğraf: Enver Şengül)
Sen geliyorsun; kuşlar geliyor bahçelerden
Papatya kokusu bir de, sen gelmeden önce
Nasıl tanıyorum bilsen geçtiğin sokakları
Biraz mahmur oluyor bakışları, fersiz, çaresiz
Ölü kelebekler görüyorum sokak köşelerinde
Duvar diplerine bırakılmış acılar
Yorgun ihtiyarlar bir de, gençliğini arayan
Sen tüm sokaklardan geçmişsin meğer
Hangisine baktıysam rengi bembeyaz
Bir dokun bin ah işit pencereden
Bir asker ağlıyor kenarında sessizce
Yavuklusunun adını unutmuş gözlerinde
Ne zaman biteceğini askerliğinin
Nereye gideceğini, kim olduğunu
Aklının karıştığı mahzenlerde
Bir adam izlerine bakıyor delice
Şimdi sen geliyorsun, biliyorum
Hayallerim geliyor, umutlarım, mutluluğum
Hiçbir şeyi görmüyor gözlerim
Gireceğin kapıdan başka
Nurullah GENÇ-Sen Geliyorsun
Karşımda, önümde, kalbimde Hayal Hatun duruyor.
Sanki o söylüyor da ben dinliyorum.
"Feryâd ki feryâdıma imdad edecek yok,
Efsûs ki gamdan beni azad edecek yok!
....
Kes vars alâkan bana ey tali-i dûnum
Sen var iken âlemde beni yâd ecek yok!
...."
Şair Nigar Hanım